11 Ocak 2021 Pazartesi

Gönüllerde Yaşayanlar: Pantır Emmi

Ahmetlerin "Yaşayan Tarih"ini kaybettik

11.01.2021 pazartesi günü Pantır Emmi (Mustafa Koç) aramızdan ayrıldı. Emmiye Allahtan rahmet, hepimize baş sağlığı diliyorum.

Büyük küçük herkesin sevip saydığı, köyümüzün ileri gelenlerinden Pantır Emmi'nin ölümü hepimizi çok üzdü. Çocuklarına, yakınlarına sabırlar dilerim.

Emmi köyde çok sohbet ettiğim, anlaşabildiğim kişilerden biriydi. Gönül kırmaktan kaçınır, gönül almasını iyi bilirdi. Hoş sohbetine doyamadığım için son ayrılışımda:

“Konuşmamız daha bitmedi. Kaldığımız yerden devam edelim.” demiştim. Olmadı. Nasip bu kadarmış. Onun tatlı sohbetine doyamayan bir ben değildim. Özgür Akbaş konuşmasını videoya almış. 

Pantır Emmi'yi izleyelim. >

Emminin tatlı, değerli sohbetlerinden bazılarını yazıya aktarmıştık. Onun köyüne, büyüklerine ne kadar önem veren değerli birisi olduğunu bu anlattıklarından da anlayabiliriz. Emminin toprağı bol olsun. Gönüllerimizde yaşıyor. Onun anlatımlarından bir örneği burada paylaşıyorum. Arkadaşımız Osman oğlu Mustafa Koç yazmış.:


Yörüklerin yaşamı

 

Mustafa Koç

 

Antalyalı Yörüklerin yaşamını ömrünün büyük bölümünü çobanlıkla geçirmiş Pantır Koç’la konuştuk. Pantır Koç’un kafa kâğıdında adı her ne kadar “Mustafa” olarak geçse de onu herkes “Pantır” olarak tanır. İsmini, benim de ait olduğum sülalenin bilinen en eski büyüğünden alan Pantır,  Toros Dağları’nda 60 yıldan fazla davar güdüp, çarık eskitmiş biri. Sürüyü, büyütüp yetiştirdiği oğlu Ali’ye emanet eden Pantır, birkaç yıl önce hac görevini de yerine getirip göçebe yaşama veda etti.

Antalyalı yörüklerin yaşamının, arada küçük farklılıklara rastlansa da hemen her bölgede aynı olduğunu söyleyebiliriz. Pantır Koç’la Yörük yaşamına ait tüm ayrıntıları konuştuk. Atalarının yaşamını merak eden genç nesillere olduğu kadar akademik çalışma yapan sosyolog ya da antropologlara da malzeme teşkil edebilecek bu ilginç serüvene sizlerin de katacağı şeyler olabilir...

 

Küçükten büyüğe keçiler

 

Yeni doğmuş keçi yavrusuna “körpe” denir. Körpe büyümeye başlayınca “oğlak” adını alır. Oğlağın daha büyüğüne “çebiç” denir. Çebicin erkeğine “seyis”, dişisine “yazmış” denir.

Keçiler üç yaşına geldiğinde doğurur. Üç yaşına geldiğinde doğurmayan keçiye “kısır yazmış” denir. Keçiye, yaşına göre “üçlü”, “dörtlü”, “beşli” adları verilir. İki yaşına geldiğinde teke adayı olarak ayrılan erkek çebice “öveç” ya da “öveç teke” denir. Annesi “cins” olan, kuvvetli olan, sürünün önünde giden çebiçler, teke olarak seçilir. Dört yaşından itibaren tekeye “kart teke” denir. Erkek çebiçler bir yaşına geldiğinde iğdiş edilir. Bir süre tekelik yapmış olan sonradan iğdiş edilen tekelere “azman” denir. İğdiş edilmiş erkek keçilere “erkeç” denir. Erkeçler de keçiler gibi “üçlü”, “dörtlü”, “beşli” olarak adlandırılır. Erkeçler, çok kuvvetli olmalarına rağmen uysaldırlar. Tekeler, çıtak ve dövüşken olur.

 

Bir kez daha keçiler

 

Geride kalan erkek çebice “oya” denir, “oya”lar iğdiş edilir. Çekilmediği sürece “oya” davar dağda yayılıp kalır; sürüyü unutur. Geride kalan dişi çebice “oya keçi” denir. “Oya keçi”ler, tembelliğiyle ünlüdür.

Boynuzsuz keçi ister erkek ister dişi olsun “gabış” diye adlandırılır. Boynuzlarından biri kırılmış, kırılan boynuzun dibi az uzamışsa, bu keçilere “tekboynuz” ya da “tabancalı” lakabı takılır. Boynundan küpe ya da “ingil” sarkan keçilere “küpeli” denir.

Keçiler renklerine göre “kara keçi”, “ger keçi”, “ak keçi”, “boz keçi”, “gök keçi”, “gök-ger” benzeri; alnındaki ya da burnundaki renklere göre “kara-sakar”, “ger-sakar”, “burnu çiçekli” gibi adlar alırlar. Alnı ve burnu beyaz, kulakları dik keçilere “sakar tiş” denir. Doğuştan küçük kulaklı keçilere rengine göre “kara çomu”, “mor çomu”, “ger çomu”, “gök çomu”, “kır çomu” gibi adlar verilir.

Hamile keçiler “kuzlayıcı”dır. Keçi ikiz doğurursa “çift kuzladı”, üç doğurursa “üç kuzladı” denir. Üç kuzlayan keçinin yavrularından ikisi genelde ölür.

On civarında doğum yapan keçilerin ömrü 15 yıl kadardır.

 

Etin iyisi

 

Yörükler açısından etin iyisi, etin yağlı olanıdır. Etli keçinin seçimi önemlidir: Keçinin kuyruğu kalın, boynunda yağ bezi varsa; beli kalınsa ve kemikleri de çıkmamışsa eti “iyi” demektir. Zayıf keçinin beli açık olur, el ile sıvazlandığında eğe kemikleri ele gelirse keçi zayıf, yağsızdır. Erkek ya da dişi keçinin eti üç yaşına kadar yumuşaktır.

Üç yaşını geçen keçilerin eti değişir. Erkek keçinin eti bu yaştan sonra lezzetli ne var ki sert olur. En sert et, “koca keçi” etidir.

Keçiyi keser kesmez, hemen yüzmek gerekir. Yüzme gecikirse et ımzıkır (ekşir, bozulur). Kızgın tekenin eti kokar, yenmez. Hamile keçinin etinin de yenilmesi uygun görülmez. Et, güneşe değil, gölgeye asılır. Pişirilecek et, suda yıkanmaz. Suda yıkanan etin tadı gider. Et gölgede asılı durduktan bir süre sonra suyunu çeker. Suyunu çekmiş et idealdir.

Yörüklerin tercih ettiği etlerden birincisi koyun-keçi yüreğidir. Eğe kemiklerinin dibinde bulunan etler; bel eti en lezzetli olanıdır. Arka but eti ön but etinden lezzetlidir. Ön but eti arka but etinden daha yumuşaktır.

 

Teke ya da koç katımı        

 

Ağustos ayından 10 Eylül’e kadar tekeler keçilerden ayrı tutulur. Güzün, yaylada, 10-20 Eylül tarihleri arasından itibaren üç ay, keçilerde “teke katımı”, koyunlarda “koç katımı” dönemidir. Tekeler ve keçiler arasındaki çiftleşmeye tekeler açısından “yüğürmek” keçiler açısından “yüğrülmek” ya da “kovulmak” denir. Bu dönem aynı zamanda tekeler arasında kıyasıya kavgaların yapıldığı dönemdir. Kavgayı kazanmak yüğürme hakkı kazanmak anlamına gelir. Kart teke sürünün hâkimidir. Üç ay boyunca kavga devam eder. İki tekenin bir olup kart tekeyi dövdüğü durumlarda bunun engellenmesi gelenek gereğidir.

Yayladan Ekim ayında dönülür. Sürü, yayla ve sehil arasında kalan dağlarda 40-50 gün tutulur. Bu süre içinde çoban ev ya da döllük yüzü görmez. 40-50 gün sonra döllüklere gelinir. Kışın çobanın, ailesinin ve sürünün konakladığı yere “döllük”, “yurt yeri” ya da “kışlak” denir. Döllüklerde, sürüler taştan yapılmış ağıllara katılır; kış aylarında sürünün yağmurdan etkilenmemesi için ağılların üzeri örtülür. Bu örtüye “tavla” denir. Üstü örtülü ağıla “yatak” denir. Çoban damda kalır. Aile fertleri köydeki eve gider gelir. Bazıları ise çobanla birlikte döllükte yaşar.   

 

Doğum ve eneme

 

Keçiler, Ocak ayından Mayıs’ın ortalarına kadar doğurur. Hamsin ayı (Ocak-Şubat-Mart ayları) keçilerin en çok yavruladığı zamandır. Oğlak ya da kuzular, doğduktan bir süre sonra enenir. Tek kulak enenmişse oğlak ya da kuzu “tek enli”, iki kulak enenmişse “çift enli” olarak tabir edilir.

 

‘Yazla’dan yaylaya

 

“Mart dokuzu” çıktıktan sonra “yazla”ya çıkılır; sürünün yatağı yenilenir. Yazlada bir buçuk ay kadar kalınıp, yaylaya göçülür. Yayla mevsimi Ekim ayına kadar devam eder.

Yaylaya, çoban yeterli ise, sürü ve oğlak sürüsü ayrı gider. Çoban tek ise ya da yetersizse birlikte gider.

 

Emişme:

 

Emişme doğumdan Ağustos ayının birine kadar devam eder. Ağustos’un birinci günü emişme biter.

 

Oğlak nasıl güdülür?

 

Oğlak, gece ağılda yatar, Şafakla birlikte yayılması için otlak yerlere götürülüp güdülür. Öğleyin saat 12.00 – 13.00 arası emişmesi için obaya getirilir. Keçiler sağıldıktan sonra oğlakların anneleriyle buluşmasına izin verilir.

 

Keçilerin sevdiği bitkiler

 

Keçiler pırnal, meşe, çitlembik gibi ağaçların yaprağını çok sever. Yaprağı tuzlu olduğu için keçilerin damak tadına en çok çitlembik hitap eder. Sarı çubuk yaprağı, meşe palamudu, (yaylada) çivirdik (domuz soğanı), tekesakalı, keçilerin damak tadına hitap eden diğer bitkilerdir. Keçi “kömürgen” denilen otu yerse yoğurdu bu ot gibi kokar.

 

Doğadan insana yiyecek içecekler

 

Yaylada odun, geven, tezek, gübre, şalba, vb.yakılır. “Norgus” (nergis / kardelen), “yağlık”, “çiriş”, “salep” yaylanın; “kuzu kulağı” sehilin ticari amaçla kazılıp satılan bitkileridir. Topuklu ve boğmaklı yayla çayları içecek olarak; ebegümeci, ısırgan, yaban turpu pişirilmek için; labada salata malzemesi olarak yörüklerin aşina olduğu bitkilerdir.  

 

Peynir nasıl yapılır?

 

Sağılan süt, süzekte (bezli ve telli süzekte) süzülür. Oğlak mayası, “satı mayası” ile karıştırılıp yeterli miktarda çiğ süte atılır. Oğlak mayasına “kursak” denir. Kursak, oğlak kursağından yapılan mayadır. Peynir olması için süt-maya karışımının üstü sıkıca örtülüp, tutması için bekletilmesi gerekir. Peynir tuttuktan sonra karıştırılıp keseye atılır; suyu süzülür. Akan su ateşte kaynatılır. Lor, kaynayan bu suyun üzerine çıkar. Kesedeki peynir, taze peynirdir. Salamura olarak yenilebilir ya da deriye katılıp, tulum peyniri elde edilir. Deri tulumu bir nevi buzhane olan obruklara bırakılır. 15-20-30-70-80 metre derinlikte obruklar vardır. Dipsiz adı verilen çok derin obruklar da vardır. Deri tulumu, Ekim ayında obruklardan çıkarılıp satılır.

Taze peynir kalıp olarak kesilir, tuzlanır, yufka arasına konur. Bu peynire “çoban peyniri” denir. Süt sırası kimde olursa olsun, çoban peynirini ayırmak zorundadır.

Lorun tulum peyniri ile karıştırılmış haline “katık” denir. Şekerle tatlandırılmış lor, son derece lezzetli bir yiyecektir.

 

Yoğurt, tereyağı, çökelek, lor…

 

Ağustos’tan itibaren süt koyulaşır, bu sütten peynir olmaz. Kazanda süt pişirilir, az miktarda yoğurt ezip içine dökülür; çoma (bir tür kepçe) ile karıştırarak üstü örtülen bu karışımdan yoğurt yapılır. Sütün üstü ikindi vakti örtülür, ertesi gün kuşluk (güneşin yükseldiği sabah) vakti örtü açılır. Süt bu süre içinde “uyur” ve yoğurda dönüşür. Tuluğa dökülen yoğurt bir hafta bekletilir. Bu süre içinde tuluk yoğurdun suyunu süzer. Bir hafta süresince üretilen yoğurt tuluğa dökülmeye devam edilir. Birkaç tuluk yoğurdun birikmesinden sonra, yoğurdu yayma vakti gelmiştir. Yayma tuluğu ayrıdır. Üç ağaç çatılarak “çatma” (“üç ayaklı”) kurulur. Çatmaya bağlanan yayma tuluğuna yoğurt dökülür. Yoğurda hafif su eklenir. Yayma tuluğundaki koyu ayran “yayacak”la yayılmaya başlanır. Yardımlaşarak yayma işi devam ettirilir. Yayılan ayranın yüzeyine tereyağı çıkmaya başlar. Yüzeyde biriken yağ ayrılır. Bir tuluk ayrandan iki kilo tereyağı elde edilir.

Kalan ayran atılmaz. Sacayağı ya da çatılmış taşlar üzerine konur, odun ateşiyle kaynatılır. Kaynatılan ayranın yüzeyinde bu kez keş (çökelek) birikir. Büyük bir ayran tuluğundan 15 kilo civarında keş çıkar.

 

Deli çökelek, uslu çökelek

 

İki tür çökelek vardır: “Deli çökelek”, “uslu çökelek”. Deli çökeleğin kabarık ayranı tez taşar; üretilen çökelek de kabarıktır. Uslu çökelek tulukta uslu durur, keseye konulup asılır, suyu süzülür; indirilen çökeleğin üzerine taş konarak suyu iyice süzülür. Bu işlemden sonra keş, deriye basılıp obruğa konulur. Keş lorla karıştırıldığında lezzetli bir karışım ortaya çıkar. Bu karışımın adı da “katık”tır. Katıktan yapılan dişli çörek çok lezzetlidir. Dişli çörek lorla da yapılabilir. Lorla yapılan dişli çöreğin daha da lezzetli olduğu söylenebilir. Lorla yapılan çöreğe soğan kıyılmaz, soğan çökelekle yapılan çöreğe kıyılır.

 

Bükme, bittik, bazlama

 

Taze uslu çökelekten çok iyi bükme yapılır. Bükme sabah kahvaltıları için bulunmaz bir yiyecektir. Bükme yapmak için yufka açılır. Yufkanın üstünde açıldığı dört bacaklı sehpaya senit, hamuru yufka haline getiren yuvarlak ve düzgün değneğe oklava denir. Yufkanın çok küçük açılmış haline “bittik”, kalın ve geniş yufkaya “bazlama” denir. Bükme yapmak için uslu çökelek içine soğan ve istenirse maydanoz kıyılır. Bu karışım büyükçe bittiklerin içine konur; ikiye katlanıp uçları bastırarak yapıştırılır. Odun ateşinde ve saç üzerinde döndürülerek pişirilen bükmeye tereyağı sürülür. Yörük çocukları yağlı bittiği de severler.

(Büyükler, yaramazlık yapan çocuklara avuçlarını açıp şamar işareti yaparak “yağlı bittiği yersin” (şamarı yersin) diye onları şakacıktan uyarırlar.)

 

Koyunlar ve kuzular

 

Koyun erken kuz(u)lar. Zemheride (kışın en ağır olduğu zamanda) doğurur. Boynuzlu koyun da vardır. Küçük boynuzlu koyuna “böcü boynuzlu” denir. Ak ya da kara boynuzlu koyunlar da vardır. Keçinin olduğu gibi koyunun da farklı renkleri vardır: Ak koyun, kara koyun, mor koyun…

Çomak boynuzlu, küçük kulaklı, boynuzsuz, sakar çomak, kara çomak, sarı çomak, ala çomak, vb.  koyunlar olabilir.

Temmuz’dan önce kuzu ayrılır. Bunun nedeni koyunun sütünün bu tarihlerden itibaren az olmasıdır. Süt Temmuz’dan itibaren “yepinti” olur. Yepinti koyu ve tatlıdır; bol su içirir. Yepintinin yoğurdu çok koyu olur. Yepintiden, keçi sütünden çıkandan çok (onun bir buçuk katı kadar) tereyağı çıkar. Koyun peyniri Antalyalı yörükler için soğuk bölge yiyeceğidir; sıcak bölgelerde ağır olur. Koyundan da keçiden olduğu gibi, peynir, tereyağı, lor, çökelek elde edilir.

 

Ağız sever misiniz?

 

Keçinin ilk kuzladığı andaki sütü, süt ve maya karışımı koyu bir sıvıdır. Bu karışıma “taş ağız” denir. Taş ağız, peynir mayası görevi görür.

Ağız’ın ikinci aşaması, sütten biraz daha koyudur; adına “turna ağız” denir; turna ağız son derece lezzetli bir yiyecektir. Turna ağızın paylaşımı, çocuklar arasında kavgaya neden olabilir. Hafif tuzlanmış ağızdan yapılan süte de “yepinti” denir. Pişirilmiş yepintinin tadına doyum olmaz.

 

Kırkma dönemi

 

Keçiler senede bir (Temmuz ayında), koyunlar iki kez (Mayıs ve Ağustos aylarında) kırkılır. Mayıs’ta kırkılan yüne “yaz yünü”, Ağustos’ta kırkılan yüne “güz yünü” denir. Yaz yününden, külah yapılır, çuval ya da “ala kilim” dokunur. Kilimler yün ipliğinden dokunur. Yün ipliğinden ayrıca kazak, aba, pantolon, yün külot, heybe, çanta, ala çuval, çadır, tozluk, çorap, kolan yapılır. Güz yününden keçe olur. Keçeden kepenek yapılır; kepenek su geçirmez. Keçe aynı zamanda sergi olarak kullanılır.

Keçi kılı eğrilerek kazıl ipliği, iki kazıl ipliği birleştirilip eğrilerek kazıl yapılır.  

Kazıldan çul, çuval, çadır, ip, heybe yapılır. Kıl ve yün, adına “kirman”, “kirmane”, “eğirtmeç”, “tenker” denilen eğirme aletleriyle eğirilir.

Kuzu Temmuz’da kırkılır. Kuzu yününden çok iyi kazak örülür. Poçu ve sarık da kuzu tüyünden yapılır.

 

Köpekler, ‘boz canavar’, ‘kara canavar’…

 

Sürü en az iki köpekle güdülür. Köpek tek olursa yılgın olur; sürüyü kurt kapar. Çift olursa sürüyü iyi sahiplenir. Köpekler yal, et ve kemikle beslenir. Sahibi yoksa köpekler sürüye tanımadığı kimseleri sokmaz. Köpek sahibine yakın durur. Kurda “boz canavar” denir. Kurt, çobanların ve hayvanlarının kâbusudur. Ekin ya da meyve yiyen yaban domuzuna “kara canavar” denir. Kurt, Antalya’nın bazı yaylalarında hâlâ varlığını sürdürmekte. Yaylalarda ayı da görülür. Ayının bir bölümü koyun-keçi yer. Bazı ayılar sürüyle beraber yayılır; yaralamadığınız sürece size saldırmaz. Yaralı ayı tehlikelidir. 

 

Bölüşüm

 

Herkes kendi keçisini-koyununu sağar. Sıra kimde ise sürü içindeki diğer mal sahibinin ya da sahiplerinin sütü “ödünç” verilir. Süt aynı hacimdeki helkelerle ölçülür. Helke doldurmayan süt, “saplı” denilen kaplarla ölçülür.

 

Örü, örütmek…

 

Geceleyin sürüyü yayıltma işine “örü” denir. Keçiler, gece karanlığında, kışın çıra ışığıyla fundalıklarda, yazın otun bol olduğu yerlerde otlatılır. Örütülecek mal, gece saat 24 civarında otlamaya götürülür. Gecenin 03.00’ü civarında sürü geri getirilir. Bir yörük kızını anne babası, sürüye baksın diye evlendirmemiş. Kız kocayınca öfkeye kapılıp, geceyarısı sürüyü otlatıp gelmiş. O tarihten beri bütün sürüler yaz kış örületilirmiş. Düzenli örüye götürülmüş  (“örütülmüş”) mal, “örütülmemiş” maldan daha sağlıklı, daha verimli (besili, eti sütü bol) olur. Yaz aylarında, keçiler gece yayılır, gündüz yatar.

 

Tuzlama ve sulama

 

Koyuna ve keçiye haftada bir ya da iki kez tuz verilir. Tuz verilen taşlara “tuz taşı” denir. (Tuz, şimdilerde teknede veriliyor.) Keçiye, hamilelikten itibaren üç ay tuz verilmez. Koyun-keçi her gün sulanır. Kış aylarında hiç değilse iki günde bir sulamak gerekir.

 

Eşme, ‘emişme’…

 

Güzün kar koyunu kovalar, Mart’tan sonra koyun karı kovalar. Koyunlar kuyruğuna göre de adlandırılır: Çatal kuyruklu, çandır kuyruklu, sırım kuyruklu, vb.

Koyun sağıldıktan sonra emişmeye hemen değil bir iki saat sonra bırakılır. Keçiler sağıldıktan sonra oğlak ünlenerek çağırılır. Oğlaklar ve kuzular emişmeye başladıktan sonra bir saat kadar eşmede anneleriyle birlikte tutulur. Bu sürenin bitiminde oğlak ya da kuzu sürüden seçilerek ayrılır. Ayrı sürüler olarak yayılmaya götürülürler.

Koyun ya da keçi sürüsünün dinlendiği yere “eşme” denir. Eşme obanın yanı başında ya da çok yakınındadır. Eşmede, taş duvarla çevrilmiş ağıl vardır. Koyun ya da keçi sağılmak için ağıla katılır. Sağılan mal ağılın dışına bırakılır. Koyunlar, sağmak için ayağı tutulduğunda idrarını bırakır. Süt, idrar bittikten sonra sağılır.

 

İngiliz külotu, kara çarık, pese, katran…

 

Çoban kara pantolon, İngiliz külotu, tozluk, yün çorap ve çarık (şimdilerde ayakkabı) giyer. Çarık önceleri sığır gönünden yapılırdı. Çarığa pese sürülür, sağlamlaştırılır. Pese sürülmüş çarığa “kara çarık” denir. Pese çamdan, çamın çıra kısmından yapılır. Çıra ucu yüzeyde görünecek şekilde toprağa gömülür. Çıra, görünen ucundan tutuşturulup yakılır. Çıra yandıkça siyah bir eriyik oluşur. Bu eriyik pesedir. Pesenin içinde su vardır; pese bu suyu topraktan almıştır. Pese gönlere (deri – kösele) sürüldüğü gibi, karın ağrısını geçirmek için göbeğe de sürülür. “Göbek düşmesi”ne iyi gelir. Pesenin kardeşi katrandır. Katran aynı şekilde katran çırasından elde edilir. Koyuna ve keçiye katran sürüldüğünde keneler ölür. Katran iyi bir kene ilacıdır. Katran göbeği, öksürük ilacıdır da. Çam sorgucu da öksürüğe iyi gelir.

 

Çam sakızı, kav-çakmak…

 

Çam gövdesindeki sorguç olmamış akıntıya “emzik” denir. Emzikten sakız yapılır.

Çam sakızı oldukça lezzetlidir. 

Meşe ağaçlarında kav olur. Çakmak taşları arasına kav konur, taşlar “çakmak” denilen çelikten bir aletle çakıldığında çıkan kıvılcım kavı yakar. Çobanlar ateşi bu şekilde yakarlar.

 

Yayla göçü, sehil göçü…

 

“Yayla göçü” ve “sehil göçü” olmak üzere iki göç vardır. Göç develer, eşekler ve atlarla yapılır. Göç esnasında hayvanlara yüklenen eşyalara “pırtı” denir. Kulplu çuvallar büyük olur ve develere yüklenir. Kulpsuz çuvallar eşeklere ve atlara yüklenir. Göç esnasında eşekler ya da atlar önden, develer çoğu kez onlara bağlı olarak arkadan gider. Göç esnasında atın biri boşta bırakılır. Yörük bu ata biner, önden gider. Kadın arkadan deve çekerek kocasını takip eder. Yörük ağası bazen deveyi kendi çekip, eşini ata bindirerek dinlendirir. Göç yayladan sehile yapılıyorsa buna “sehil göçü” denir. 

 

Develer…

 

Dişi develere “kayalık” denir. Yaşlanan kayalığa “koca deve” denir. Erkek devenin iğdiş edilmişine “hadım”, iğdiş edilmemişine “lök” denir. Develer üç yaşına geldiğinde çiftleşir, 9 - 10 ay sonra yavrular. Yeni doğmuş deve yavrusuna “köşek” denir. Köşekler bir yaşını geçince “dorum” adını alır. Dorumun büyüğüne dişiyse “kayalık”, erkekse “kirinci” denir. Devenin ayağı çatal; ayak tabanı kalın ve elastikidir; çivi batmaz.

Ahmetler Yörüklerinin göçü üç günde biter. Yaylaya çıkarken beş yerde konaklayıp dinlenirler.

 

Obalar, kara çadır, toprak dam, ören…

 

Yaylada kara çadır ya da toprak damda yaşanır. Toprak dam gibi kara çadır da su geçirmez. Yaşanılan yere oba denir. Oba içinde çadır kurulması için taş ile çevrilmiş yerlere “ören” adı verilir. Yaylada su kardan elde edilir. Kar büyük kalıplar halinde kesilir. Kesilen kar, bir taşın üstüne konur; ucuna musluk görevi gören bir küçük kar parçası takılır. “Musluk”tan şırıldayan su bakraçları doldurur. Kar, yoğurtla ve pekmezle (ya da şekerle) karıştırılarak “kar aşı” / “karlama” yapılır.

 

Çocuk oyunları, çıngırak, şeytan puhusu…

 

Yörük çocuklarının oynadıkları oyunlar arasında “çift taş”, “beş taş” “dokuz taş”, “on iki taş” gibi taş oyunları; “körebe”, “ıstı taşı”, “sekme”, “alakesti”, “birdirbir”, “uzun eşek”, “çelik çomak” gibi oyunlar bulunuyor. Çıngırağa binmek en keyiflisi. Soyulmuş çam torusunun kalın ucuna yakın yerden delik açılır. Deliğin içine geçirileceği bir ucu olan mertek toprağa çakılır. Çıngırağın kalın ucuna birkaç kişi biner, ince ve uzun olan uca tek kişi biner. Çıngırağın deliğine iyi ses çıkarması için “şeytan puhusu” konur. Şeytan puhusu balona benzeyen bir çiçeğin içinde bulunan siyah toza denir. Bu toz çıngırağın yüksek sesle cayırdamasını sağlar.

 

Geyikler ve keklikler

 

Toros Dağları’nda iki çeşit geyik vardır. “Çubuk boynuzlu”, “koç boynuzlu”. Geyiklerin ayağı adeta tutkallıdır. Kayalarda dolaşırken korkmadan yürüyüp koşabilirler. Geyikler Kasım ayında “koğulur”, Mart’ta kuzlarlar. Biri dişi diğeri erkek olmak üzere daima çift doğururlar. On geyikten ancak biri tek doğurur.

Keklikler Mart’ta çiftleşir. Otuz gün içinde yavrularlar. Bir keklik 15 yavru çıkarır. Dişi keklik erkek kekliğe yuvasını göstermez. Erkek keklik, dişinin yuvasını görürse, dişi yavru yapmaz. Erkek keklik yumurtaları kırar, yavru çıksın istemez. Yavrulamadan sonra keklikler birbirlerini bulur…

 

Kavurmanın iyisi

 

Pantır Koç’tan kavurma tarifi:

İç yağı kıyılıp tencerede kavrulur. İçyağının kıkırdağa dönüşen kısımları ayıklanıp atılır. Sıvılaşan yağ ayrılıp bir kenara konur. Kavurmalık et tencereye konur. Kısık ateşte pişirilen et suyunu salınca ayrılan yağ ete dökülür. Et suyunu iyice çektiğinde yağ altın rengine dönüşür, durulaşır. Kavurmanın yumuşak ve lezzetli olmasının sırrı bu anla ilgili. Kavurma yakılırsa sert olur, lezzeti iyi olmaz. Yağın altın rengine dönüşüp durulaştığı anı iyi gözlemek ve gerekli miktarda tuz atıp karıştırdıktan sonra tencerenin altını söndürmek gerekir. Kavurma demlenmek için bir süre bekletildikten sonra servis edilir.

En iyi kavurma oğlak ya da kuzu etinden olur. 

...

Gönüllerimizde yaşayan diğerlerini de gör. >

28 Aralık 2020 Pazartesi

Ahmetlerde Sanata Gönül Verenler

Büyük Atatürk "Sanatsız kalan milletlerin hayat damarlarından biri kopmuş demektir." der.  Yine o, "Efendiler; hepiniz milletvekili olabilirsiniz. ... Fakat sanatçı olamazsınız." der. Sanatçı kime denir? Yazın, müzik ve görsel alanlarda eserleri olan insanlarımıza sanatçı diyoruz. Peki, sanat nedir. Hoşuma giden bir tanım şöyle:

Yalnız elleri ile çalışan insan işçidir. Hem ellerini hem de kafasını kullanan insan ustadır. Elleri, kafası ve kalbiyle birlikte çalışan insan ise sanatkârdır.

Bu yazı dizimizde Ahmetlerli olup da müzik, yazı, fotoğraf gibi güzel sanat dallarıyla ilgilenen değerlerimizi tanıtmak istiyoruz. Söz gelimi,

Fotoğraf sanatı ile ilgilenen arkadaşlarımız: Hasan Öz, Mehmet Kocaakça, Mustafa Koç.

Müzik ile ilgilenenler: Dilek Koç, İbrahim Koç, Selçuk Öz, Ali Demir.

Yazın (debiyat) ile ilgili olanlar: Abdurrahman Güzel, Mustafa Koç (öğretmen), Ali Yücelalp, Ali Koç, Hasan Varol, Mustafa Koç (gazeteci), Mehmet Kocaakça, Mehmet Aslan, Huriye Hearn, Mehmet Güngör, Yusuf Varol, Hüseyin Koç, İbrahim Aslan...

Ahmetlerli olup da yazı yazan bu insanlarımızın çoğu, yazı yazmaya ahmetler.net web sitesi açılınca başladılar ve şimdi de ahmetler.com web sitesinde devam ediyorlar. Bu konuda web sitesini yöneten Mustafa Koç'un yazı yazanlara yardımcı olması ve onları yazmaya teşvik etmesinin etkisi büyük. Bu konuda daha açıklayıcı olacak bir yazıyı buraya eklemek uygun olur.

Ahmetlerin Yazarları >

(Göç yolda düzelir. Eklemeler, düzeltmeler yapılacaktır. Düşünce ve önerileriniz olursa değerlendiririz.)

...

Fotoğraf sanatı ile ilgilenenler: Hasan Öz, Mehmet Kocaakça, Mustafa Koç. 

...

Hasan Öz

 DOĞA FOTOĞRAFÇISI

(NATURE PHOTOGRAPHER)

Facebook - Hasan Öz >
....Fotoğraf yarışması ödülü >...


...
...

Mehmet Kocaakça Doğa fotoğrafçısı, yazar


Yazılarını gör >

Facebook bağlantısı

...


Müzik ile ilgilenenler:

Dilek Koç 


Dilek Koç Videoları

...

İbrahim Koç


İbrahim Koç'un Söylediği Türkülerden Bazıları 

...

Selçuk Öz


Selçuk Öz'ün Söylediği Türkülerden Bazıları

Selçuk Öz'ün söylediği Türküler

İnstagram bağlantıları

...

Ali Demir


Video izle >

...

Yazın (edebiyat) alanında çalışmaları olmuş, eserler vermiş Ahmetlerliler:

Abdurrahman Güzel

Prof. Dr. Abdurrahman güzel Ahmetler ilkokulunu bitirdikten sonra okumak için köyden ilk ayrılan Ahmetlerlidir. Çok sayıda makale ve kitaba imza atmış olan yazarımızı tanımak, eserlerini görmek için onun sayfasına bir göz atalım.

Prof. Dr. Abdurrahman Güzel >

...

Mustafa Koç

Doğa fotoğrafçısı, yazar



Mustafa Koç özgeçmişi >

Mustafa Koç yazıları >

...

Hasan Varol

Hasan Varol hakkında >

Hasan Varol'un şiir dili >

Hasan Varol eserleri >

...

Ali Koç


Ali Koç yazıları

...

Mehmet Aslan


Mehmet Aslan yazıları

...

Huriye Hearn


Huriye Hearn yazıları

....


Mustafa Koç



Gazeteci M. Koç yazıları >

Antalya Körfez Gazetesi >

Yörük Yaşamı

...


Mehmet Güngör



Mehmet Güngör yazıları

...

İbrahim Aslan


İbrahim Aslan yazıları


Devamı var.



22 Aralık 2020 Salı

Gönüllerde Yaşayanlar: Elimizin Ulağı; Hacının Ahmet

 


Pazartesi, 09 Kasım 2009 08:37

Elimizin Ulağı

Her İşi Yapan Biri, Her Köye Lazım

Yazan: Ali Varol 

“Ahmet, köyde elimizin ulağı…”

Bu sözü çok kişiden duymuşuzdur.  Peki ulak nedir? Sözlükte ulak karşılığında “haberci” yazılıdır. Ahmetler’de ise “kısa ip” anlamındadır. “Elimin ulağı” deyince, en çok kullandığım, en çok işe yarayan anlamları ortaya çıkar. Yani Ahmet de bizim köyde en çok işimize yarayan elimizin ulağıdır.

Köyde şöylesine konuşmalara çok kulak misafiri olmuşuzdur:

“Ahmet’i bulamadım ya, nerde haberin var mı?”

“Köyün suyu bozulmuş. Muhtar, Ahmet, daha birkaç kişi suyu onarmaya gittiler.”

“Ahmet bu gün nerde acaba?”

“Ahmet’i bugün muhtar birkaç kişiyle yol düzeltmeye götürdü.”

“Ahmet bu gün gene köyde yok ya, gördün mü heç?”

“Ahmet’ Köyöğön’e çeşme yapmaya götürdüler.”

Köy için yapılan bütün işlerin değişmez abonesi Ahmet’tir ve bu işler genellikle parasızdır.

 

Bazı işler vardır. Acildir. Hemen yapılması gerekir. Yapılmazsa  evlerde hayat çekilmez olur.

Evdeki musluk kapanmıyor mu? “Hadi Ahmet bakalım.”

Bahçedeki musluk akmıyor mu? “Ahmet hadi bakalım.”

Buzdolabı çalışmıyor mu? “Ahmet medet senden!”

Buzdolabı çok mu buzlanıyor? “Ahmet bundan ancak sen anlarsın.”

Kapı kilitli mi kaldı. “Ahmet bunu ancak sen açabilirsin.”

Kapı kilitlenmiyor mu? “Ahmet bunu ancak sen düzeltebilirsin.”

Bu kadar basit işler genellikle parasızdır. Ampul değiştirmenin nesinden para alacaksın? Musluk contası değiştirmeden de para alırsan ayıp olur. Hem de çoook.

 

İşler biraz zorlaşınca Ahmet’ten yardım isteme şekli de değişir.

Ahmet bizim ahır sıvanacak. Onu yarın sıvayalım emmisi be…

Ahmet bizim balkon korkuluğunda biraz kaynak işi var. Yarın yapalım goçum be…

Ahmet bizim bahçeye tel çekilecek. Yarın onu bir çekiverelim dayısı be…

Ahmet seni gökte ararken yerde buldum. Bizim bahçeye havuz yapacaktık, gecikti. Aman yarın yapalım aslanım be.

Yahu Ahmet, cıbanın duvarını ne zaman örecez?  Köyün malı melalı içinden çıkmıyor. Etme bu eziyeti bene be.

Aslan Ahmed’im. Kışın eli kulağında. Şu damı aktaracaksan aktarıver. Yok, eğer yapamayacam dersen bir yerlerden usta bulup gelecem

Bu işlerin ücreti de genellikle tam gün dolmayanlar “Gönlünden ne koparsa” tarifesindendir.

İşlerin yoğun olduğu zamanlarda doktordan randevu alır gibi Ahmet’en gün almak gerekir.

Ahmet bizim çifti de araya sıkıştıralım canım, olmaz mı?

Bize Patoz sırası hangi gün gelecek bilelim de, ona göre   hazırlıklı olalım.

Ahmet, bizim samanı bir an evvel getirebilsek…

Bizim üzüm çekilecek ya sıra bize hangi gün gelecek?

Bize bir naylon gübre lâzım… Taşharman’da hazır. Ne zaman boşsun?

Bizim obaya bir naylon yem gidecek… Gündüz zamanın yoksa gece götürsek olur mu?

İşte böyle… Ahmet köyümüzün elinin ulağı mı, değil mi? Daha sayalım mı? Ahmet’in yaptığı yapacağı işler saymakla bitmez. Doğruya doğru. Ahmet köyün elinin ulağı.... Daha da öteye köyün birçok derdine deva olan eşi az bulunur bir ilaç. Köylülerimiz ufak tefek elekt       rik işleri için, su tesisatı işleri için, sıva, kaynak, duvar örme, marangozluk işleri, fayans kalebodur işleri için Manavgat’a ya da başka yerlere yorulmuyorlar. Bilen için ne büyük nimet…

Peki, bu kadar çok iş yapabilen Ahmet bu işleri yapmasını nerede öğrenmiş dersiniz? Sanat okulu mezunu filan mı? Haaayır. O zaman iyi bir usta yanında uzun süre çalışmış olmalı? Yooo… Okulunda okumamış, usta yanında çalışmamış, on parmağında on hüner… Nasıl olur bu iş?

Biz çocuklarımızın, gençlerimizin yetenekleri doğrultusunda okumalarını, iyi bir eğitim görmelerini elbette isteriz. Ama herhangi bir nedenden dolayı okuyamazlarsa dünyanın sonu değildir. Kendilerini tanıyabilirlerse, yeteneklerini keşfedebilirlerse iş kolaylaşır. Yetenekleri doğrultusunda cesaretle denemeler yapıp yeteneklerini geliştirebilirler.

Bakın Ahmet’ten örnek verelim. Ahmet,Tülüce Emmi’nin torunu. Taş kırmasını çok iyi becerir. Ama sadece taş kırmakla yetinmediyse nedir Ahmet’in Tülüce Emmiden farkı? Çalışma hırsı mı? Bu Tülüce Emmi’de de vardı. Ya ne? Öğrenme isteği, deneme cesareti… Ahmet cesur adam. Kaynak mı yapılacak? Bilmiyor… Ama hemen denemiş. İlkin bozuk olmuş. Ama sonradan düzelmiş. Boru mu takılacak? Hemen denemiş. İlkin zor olmuş ama deneye deneye öğrenmiş inceliklerini. Sıva mı yapılacak? “El yapar da ben yapamaz mıyım?” demiş almış malayı eline.

Herhangi bir nedenle okuyamayan çocuklarımız Ahmet gibi yapsalar ne kaybederler? Denemesi bir okka darıya mı? Atalarımız: “Dünya yedi kulplu bir kazan; birinden tut sen de kazan “ demişler. Ahmet köyde olduğu için bu işleri denemiş. Sen şehirdeysen şehirde olan işleri denersin.

Kimileri Ahmet’in işlerini beğenmiyormuş. Neymiş de sıva işinde mastar kullanmıyormuş…(Mastar: Sıvanın düzgün ve pürüzsüz olmasını sağlayan uzun araç) Neymiş de duvar örerken çirpi çekmiyormuş… (Çirpi: Duvar örülürken duvarın doğru olması için çekilen ip) Kimileri bu eleştirilere karşılık şöyle konuşabilir:

“Olabilir.  Beğenmezsen karşı lokantaya. Daha iyisini yapan usta bulursan ona yaptır işini… Şuna bak, Ahmetler’de dağın başında harçlı duvar yapan adam bulmuş ta çirpi arıyor… Evini ahırını sıvatırken mastar kullanılsın istiyor. Ahır sıvanırken ev sahibi “Mastara ne gerek var canım.” Dediyse Ahmet’in suçu ne burada?”

Laf aramızda böyle düşünenlere ben de katılmıyorum. Ben de Ahmet’in de diğer ustaların da duvar örerken çirpi, sıva sıvarken mastar kullanırlarsa daha güzel olacağını düşünüyorum.

Bazı insanlarımız yakınları için “Elinden bir iş gelmez. Kör iğneden beter” diye yakınırlar. Bazıları da kendileri için,”Kör iğneden beterim. Elimden bir iş gelmez” diye hayıflanırlar. Böyleleri bazan kendilerini kapıp koyverirler. Sonra da sahiden kör iğne olup giderler. Oysa kör iğne olmak ta beş parmağında beş hüner olan birisi olmak ta insanın kendi elindedir. Ya kendini kapıp koyverirsin, her şeyi oluruna bırakırsın... Ya da kendini tanımak, yeteneklerini keşfetmek için cesur olursun… Denemeler yaparsın… Yeteneklerini keşfettin mi ötesi kendiliğinden gelir. Sözgelimi siteye yazı yazmak için cesur olun, bir deneme yapın… Yeteneğiniz var mı yok mu bir yoklayın. Yazı yazmaya yeteneğiniz varsa bunu keşfetmiş olacaksınız. Cesur olup denemek ve devamlı alıştırma yaparak yeteneklerimizi geliştirmek… Bence Ahmet’in beş parmağında beş hüner olmasının sırrı budur.

Diyeceksiniz ki bu Ahmet bu kadar hünerli… Bu adamın hiç mi eksiği kusuru yok? Olmaz mı hiç? Var tabii. Var da… Kusur deyince bir anı geldi aklıma:

Ben çocukken babam kaşık, oklava gibi ağaç işleri yapardı. Oklavaların yapımı bitince onları tüfek gözler gibi gözünün önüne tutar, eğrisi, kusuru var mı diye kontrol ederdi. Bozuk yeri olanları düzeltirdi. Sonra oklavayı ben alır babamın yaptığı gibi yaparak kontrol ederdim. Sonra da “şurası bozuk, burası eğri” diyerek işe karışırdım. Babam yeniden bakardı. Kusur fazlaysa düzeltirdi. Kusur az ise bana döner usulca:

“ O kadarcık kusur kadı kızında da bulunurmuş” derdi

Ahmet’in de kadı kızı kadar kusuru olabilir. Çok mu? Keşke hepimiz “kadı kızı kadar kusurlu” olabilsek…

 

Gönüllerde Yaşayanlar: Deli Hacı

DELİ’ACI  (Deli Hacı)

MUSTAFA AKÇA (DELİ HACI) (1339 – 13.03.1973

(Mehmet Aslan’ı Hacı Dayı hakkında yazdıklarından ve ardından eski paraları köy müzesi için göndermesinden dolayı kutluyorum. Böylece müzemizin ikinci belgesi de Mehmet Aslan’dan gelmiş oldu.)

 Mehmet Aslan’ın Hacı Dayı hakkında yazdıklarını okuyunca biraz hüzünlendim. Hacı Dayı benim çobanlık arkadaşımdı. Birkaç sene beraber davar güttük. Yaylada Musabaylıcası’na çıkardık. Köyde her sene aynı yerlerdeydik. Aşşaköy ketirlerinde çok çarık eskimiz vardır. Döllük bir sene Aşşaköy’de bir sene de Guz’da olurdu. Aşşaköy, Guz, Payamseki arasında su kaynağı yoktu. Hacı Dayı bu üçgenin ortasına yani Burunucu’nun dibine bir sarnıç yaptırmayı düşünmüştü. Köyün ileri gelenlerinden yardım istemişti.

“Parası benden, gelin bene yardım edin.” Demişti.

Herkes de elinden gelen yardımı geri koymamıştı. Ben sarnıcın yapıldığını hatırlıyorum ama bazı ayrıntıları babam şöyle anlatmıştı:

“Zobu getmiş uzak bir yerden bir usta bulmuş. Usta sormuş:

“Bana 50 torba çimento ilazım.”

“Hazır hazır.”

“İki kamyon kum ilazım.”

“Hazır hazır.”

“Beş tane güçlü kuvvetli amele ilazım.”

“O goley, o goley…”

“Şu gadar gazan ilazım.”

“O goley, o goley…”

“Bu gadar su ilazım.”

“O goley, o goley…”

“Şu gadar para ilazım.”

“Para hazır.”

Neyise ustayla pazarlık etmişler. Anlaşmışlar. Gün belli etmişler, o gün gelince usta gelmiş. Bakmış ortada bir şeycikler yok… Öfkelenmiş.

“Ulan Amadalı bu ne demek oluyor? Hani her şey hazırdı?”

Amadalı akıllı adam, pişkin adam:

“Öyle demesem sen gelecek miydin?”

“Ben dönüp gedecem.”

“Biyerciklere gedemezsin. Otur oturduğun yerde. Oturduğun yerde su mu çıkdı? Ben iki günde her şeyi hazırlarım.”

“İki günde hazırlamazsan gederim.”

“Tamam.”

 

“Usta geri döneceğimiş.” Sözünü duyan köylüler hemen işe başladılar. Kimisi gazmayı küreği aldı guyunun çukurunu gazdı. Kimi kamyon bulup çimentoya getti. Kimi ırmakda kum eleyip çuvalları merkebe, deveye yükleyip Burunucu’nun dibine çekti. Kamyonla Akyol’a gelen çimentolar gene develerle merkeplerle taşındı. En yakın nerde su varısa, güyümlerile daşındı, gazannar dolduruldu. İnşaat başladı ara vermeden bitirildi. Bireyi de bir guyu oldu.”

 

Hacı Dayı hayır yaptırmayı severdi. İsteyene borç para da verirdi. Ama kendi ihtiyaçları söz konusu olunca çok tutumluydu. Bir konuşması bu günki gibi aklımda. Yaylada davarla dağa yatıya giden çobanların ekmeğinin içine katık olarak yarım el kadar suyunu çekmiş çoban peyniri koyarlar. Çobanlar acıkınca bu peyniri ekmeğin içine koyar, dürüm yapıp yer. Hacı Dayı bu peynirin hepsini yemezdi. Bazen yarısını geri getirirdi. Sebebini de şöyle açıklardı:

“Dayısı bu lokmanın içinde nohut gadar peynir olsa da boğazdan geçer, payam gadar peynir olsa da boğazdan geçer.”

Kendisi bir eline kuru kuruya dürüm yapılmış ekmeği alır, bir eline de çoban peynirini alır, her lokmada nohut kadar da peynirden ısırarak karnını doyururdu. Böylece peynirin yarısı artardı.

 

Çoban peynirinin yarısını artırarak çok para biriktirdi. Kendisi için para harcamadı. En lüks harcaması evine gelen konuklarına “gayfe” ikram edebilmek için evinde, çadırında kahve bulundurmaktı. Bu konuda biraz övünmeyi de severdi. Yabancı bir konuk gelince:

“Hadi eve gidelim. Bir gayfe içeriz. N’arasın bu köyde benden başgasının evinde gayfe filan…” deyiverirdi. Hani dediği pek yanlış da değildi. Onu tanıyanlar onun böyle konuşmasından alınmazlardı; hoş görürlerdi.

 

Paralarını isteyenlere borç vermeyi de bilirdi. Ama paralarını harcamak için en büyük sevdası Soğuksu Deresi suyunun getirilmesiydi. Bunu başarabilmek için köyün içinde kıvır kıvır kıvrandığını bilirim. Ev ev dolaşır köyün ileri gelenlerinden yardım isterdi. Ahmet Ali Emmi’ye varırdı daha eve çıkmadan, evin önünden seslenirdi:

“Amadalı, beri bak hele!”

“Ne var Haca’a?”

“Arkadaş bene yardım edin. Ne ilazımısa yapalım, Şu suyu getirelim. Para benden…”

İbrahim Emmi’ye gelirdi:

“Daylak, beri bak hele!”

“Buyur Aga!”

“ Arkadaş bene yardım edin şu suyu getirelim. Masraf benden. Gerekirse davarımın son dırnağına gadar satacam.”

Babamın yanına gelirdi. Eve çıkmadan aşağıdan seslenirdi:

“Delibaaaş, pencereye avrıl hele!”

“Buyur Hac’aga!”

“Buyuranın çok olsun. Süleymen bene yardım et, şu suyu getirelim. Delibaş Alı’sıyla get görüş, hökümet işlerini hallediversin. Para yönünden heç gorkma. Gerekirse sırtımdaki şu kir habayı bile satıp verecem…”

 

Köylülerimiz de yardımcı oldu; Hacı Dayı’nın bu isteği yerine geldi. En çok yapmak istediği şeyi yaptı. Gözleri arkada kalmadı.

 

Atalarımız için bir söz vardı:

“Türkler at sırtında doğar, at sırtında ölür.”

Şu işe bakın Hacı Dayı da davarların ardında doğmuş galiba, davarların ardında davar güderken öldü. Aşağıköy’den aşağıda Kuz’da dağdan davarlar gelip Hacı Dayı eve gelmekte gecikince Şerife Yenge (eşi) aramaya çıkar, bir defne ağacının altında ölüsünü bulur.

Herkes onu hayır dualarıyla anıyor. Nur içinde yatsın.

 

Ali Varol - 9 Ocak 2010 - Manavgat

  

Gönüllerde Yaşayanlar: Biroslu Ali Efendi Hoca

 

BİROSLU AL’EFENDİ HOCA

 

Biros Akseki’nin bir köyüdür. Yeni adı Mahmutlar.  Ama hocamızı, Mahmutlarlı Ali Efendi Hoca derseniz kimse tanımaz. İlle de “Biroslu Al’efendi Hoca” diyeceksiniz. O zaman bizim köyün çoğu tanır. Anamı, babamı okutmuş. Beni, benim küçüklerimi de okuttu. Köydeki gençlerin ana babalarını hep Al’efendi Hoca okuttu.

Saygıyla anılacak bir kişiliği vardı. Sadece dini bilgileri vermekle yetinmezdi. El yüz yıkama, çevreyi temiz tutma, büyükleri sayma alışkanlıklarını onun gayretiyle edindik. Yabancılara yardım, ekmeğe saygı, gibi birçok konuda onun verdiği öğütlerin anlattığı hikâyelerin çok etkisi olmuştu. Kendine özgü yollarla küçükleri de büyükleri de etkilemesini bilirdi.

Hoca, köy odasında otururdu. Köy odasının bir bölümü de çocukların okutulmasına ayrılmıştı. Çocukları okuturken odanın bir köşesinde köyün yaşlılarından birini de misafir ederdi bazan.

Hiç unutmam bir gün dedem Topal Hasan da oradaydı. Dedem bir köşede, hoca bir köşede döşeklerin üzerine oturmuşlar, yastıklara yaslanmışlardı. Aradaki davlumbaz ocakta meşe odunları çıtır çıtır yanıyordu. Hoca dedeme seslendi:

“Hasan Ağa!”

Dedem yüksek sesle karşılık verdi:

“Heeey!”

Hoca:

“Ha ayı ha!”

Hoca sonra bize döndü:

“Ali!”

Ali cevap verdi:

“Buyur efendim!”

Hoca tatlı bir sesle:

“Aferin Ali. İşte böyle olacak. Gördünüz mü bir nasıl cevap verilirmiş büyüklere.”

Sonra dönüp tekrar dedeme seslendi:

“Hasan Ağa!”

Dedem kıs kıs güldüğünü belli etmeden cevap verdi. Cevap gene aynı:

“Heeey!”

“Vay ayı vay!”

Hoca tekrar çocuklara döndü:

“Kızım Fatma!”

“Buyur efendim!”

“Oğlum Hayri!”

“Buyur efendim.”

“Aferin, aferin, aferin…”

Hoca büyüklere karşılık verirken  “Buyur efendim!” deneceğini böylesi alıştırmalarla pekiştiriyordu. Hoca hem dinî bilgileri iyi öğretirdi, hem de iyi alışkanlıklar vermede üstüne yoktu.

Köyde okul açılmazdan önce senelerce kışları çocukları okutmuştu. Okul açıldıktan sonra da senelerce kış aylarında çocukları okuttu. Hocanın bütün masrafları köye aitti. Ayrıca giderken –anlaşmaya göre - hoca parası da toplanıp cebine konulurdu. Hocanın yemek işi sıraya konmuştu. Sıra işi “hoca değneği” ile düzenlenirdi. Hoca değneği kimde ise hocanın yemeğini o ev sahibi odaya götürürdü. Sırasını savan ev, hoca değneğini komşuya verirdi.

O gün sıra Veli Onbaşı’daydı. Çünkü değnek akşamdan onun evine gelmişti. Hanımı sabah taze bükme yaptı, Sadeyağla yağladı. Bir de çay demleyip tepsiye koydu. Kendisinin acil bir işi olduğundan küçük olmasına rağmen oğlu Mehmet’le hocaya yolladı. Veli Onbaşı’yla hanımı da işe gittiler.

Mehmet tepsiyle hocanın yanına doğru giderken önünden Gökmen Emmi geldi. Gökmen Emmi çok şakacı bir adamdı. Şakalaşacak uygun bir adam bulunca onunla şakayı uzatırlar, izleyenleri kahkahaya boğarlardı. Yani sohbeti tatlı bir adamdı. Mehmet’i görünce sordu:

“Nereye Mehmet?”

“Hocaya.”

“Bu ne tepsideki?”

“Çay, bükme.”

Gökmen Emminin şakacılık damarları kabardı. Mehmet’in yanlış bir iş yaptığını ima eder gibi kaşlarını çattı.

“Hocaya bükme, öyle mi?

“Evet.”

“Olmadı ama. Hoca bükme yemez ki. Bükme de yemez, çay da içmez.”

Mehmet Gökmen Emmi’ye şöyle bir baktı, şaka yapar gibi bir yanı yoktu. Gayet ciddiydi.

“Ne yer ya?”

“Demek sen bilmiyor musun? Beni görmesen hocaya karşı ayıp olacaktı yahu. Demek ki anan baban da bilmiyor…”

Mehmet şaşırmıştı.

“ Ne yer peki bu hoca?”

“Geçen gün hoca değneği bizdeydi. Bükme götürdük, yemedi. Dolaz pişirip götürdük, onu da yemedi. İlle de saman burma olacakmış.”  (Burma: Taze yeşil otların kıvrılarak paketlenip kurutulmuş hali. Dolaz: Sadeyağ, bal ve ekmekten yapılmış bir köy yemeği.)

Mehmet iyice şaşırmıştı. Ama kocaman adam şaka yapacak değil ya. Gökmen Emmi üsteledi.

“Hadi dön. Tepsiyi eve bırak, hocaya burma saman götür.”

Mehmet tepsi ile evlerine döndü. Gökmen Emmi’nin akrabasıydı Mehmet’in anası babası. Şimdi Mehmet eve dönünce bu şakasını onlar anlayacaklar güleceklerdi. Veli Onbaşı ile hanımına iyi bir şaka yapmış olmanın keyfiyle kıs kıs gülerek oradan ayrıldı.

 Ama işler Gökmen Emmi’nin düşündüğü gibi olmadı. Mehmet eve geldi. Anası babası işe gitmişlerdi. Evde de başka kimse yoktu. Tepsiyi bıraktı. Ahıra indi. Merkebin saman torbasını aldı. İçine biraz saman, biraz da burma koyup hocaya götürdü. Hocanın önüne usulcana saygıyla koydu. Biraz da meraklıydı.

“Buyur hocam” dedi.

Hoca torbayı açıp baktı, şaşırdı.

“Mehmet oğlum, bu ne?”

“Burma, saman.”

“Ne olacak bu?”

“Hocam siz burma, saman yermişsiniz.”

Hoca bozulmuştu. Bozuntuya vermedi. Sordu:

“Kim dedi?”

“Gökmen Emmi dedi.”

“Yaaa! Gökmen Emmi demek. Nasıl oldu anlat bakayım.”

Mehmet olanları bir bir anlattı. Hoca dinledi. Mehmet’e hiç bir şey demedi. Her sene bayramlarda küsleri barıştıran Al’efendi Hoca Gökmen Emmi’yle bir hayli zaman küs kaldı.

Bu yanlışlığa köylü de üzüldü, Gökmen Emmi de üzüldü. Köylüler hocaya bir yanlışlık olduğunu anlatıncaya kadar akla karayı seçtiler. Bu olaydan sonra Gökmen Emmi’nin şaka yapma biçimi de değişti, konuşmaları da değişti.

“Emmisi bak, bir musibet bin nasihatten eyidir. Bu şaka bana çok şey öğretti. Hastalığı aynı  bile olsa çocuğa da büyük adama da aynı ilaç verilir mi? Yaptığın şakaya bazı adam memnun olur, aynı şakaya başka biri alınır. Şakayı da adamına göre ayarlı yapacaksın.”

Ne diyelim, emmilerin anlattıklarından bize de ders almak düşüyor.

Biros’lu Al’efendi Hocanın köyümüz kültürüne büyük katkısı olmuştu. Onun hizmetlerini unutmamışız ki arada bir onun iyiliklerinden söz ediyoruz. Topluma hizmet eden her insanın iyilikleri unutulmaz. Allah rahmet eylesin.

 

Ali Varol - 14.03.2009 - Manavgat