17 Nisan 2026 Cuma

ZARARLI ÇOCUK OYUNLARI

 



HEPİMİZ SORUMLUYUZ

15 Nisan 2026 tarihinde Türkiye’nin Kahramanmaraş ilinin Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu'nda okul saldırısı gerçekleşti. Okulun 14 yaşındaki erkek öğrencisi İsa Aras Mersinli, yanında getirdiği 5 tane 9mm tabanca ve 7 tane şarjör ile sekizi öğrenci biri öğretmen olmak üzere 10 kişiyi öldürdü ve 13 kişiyi yaraladı. Saldırı önceki gün gerçekleşen Şanlıurfa ilinin Siverek ilçesinde meydana gelen Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi saldırısından 28 saat sonra meydana geldi. Bu saldırı, Türkiye tarihindeki en ölümcül okul saldırısıdır.

***

Yeniliklerin, teknolojinin faydaları yanında zararlarını da yaşıyoruz. Kahramanmaraş’taki okul cinayeti bunun açık bir örneğidir. Elinden telefon düşmeyen, boş kalınca hemen oyun oynamaya başlayan çocuklarımızı bu zararlardan korumalıyız. Aile, okul işbirliği ile etkili çözüm yolları üretmek zorundayız. Bu arada eğitimci yazarlarımıza da görev düşmektedir. Kontrolsüz oyun oynamanın zararlarını görmeyenleri uyarmak için onların anlayacağı dilde yazılar yazmalıyız. Bu kaygılarla yazmış olduğum öykülerimden birini burada paylaşmak istiyorum. https://alivarolresimgalerisi.blogspot.com/2017/12/zararli-cocuk-oyunlari.html

***

OYUN İÇİNDE OYUN

     Babamın işi gereği Adıyaman’da oturuyorduk. Bir gün dedemle babaannem köyden bizi ziyarete geldiler. Dedem emekli öğretmendi. Çok şeyler biliyordu ama bilgisayar kullanmasını bilmiyordu. Ben daha okula gitmiyordum ama bilgisayar kullanmasını öğrenmiştim. Bilgisayarın yeni çıktığı yıllardı. Herkesin evinde bilgisayar yoktu. Bilgisayarda çok güzel çocuk oyunları olduğunu duyduk. Bu işten para kazanmak isteyenler ilkin atari salonlarını açtılar. Oradaki makinelerde çocuklar oyunlar oynadılar. Sonra da internet kafe denilen yerler görünür oldu. Oradaki bilgisayarlarda oyun seçeneği daha fazlaydı. Bu internet kafelere ben de alıştım. Orada hem bilgisayar kullanmasını öğreniyorduk hem de yaşıtlarımızla beraber eğlenip hoşça vakit geçiriyorduk. Evden verilen üç beş kuruş harçlığı burada harcıyorduk. Burada bizim en çok oynadığımız oyun araba yarışı oyunlarıydı. Araba yarışı oyunları ödüllü oyunlardı. Yarışı kazanan oyunculara ödül olarak bir oyun oynama şansı daha veriliyordu.

Babam benim internet kafede oyun oynadığımı biliyordu. Bir gün beni orada ziyaret etti. Ortamı pek beğenmedi. Ortalığı havasız buldu. Işık ayarı da sağlıklı değilmiş.

“Dışarıda yeşillik alanlarda top oynasanız daha iyi değil mi? Bu kapalı, havasız yerlerde sağlığınız bozulur” dedi ama ben direttim.

“Ama baba ben bu bilgisayar oyunlarını çok seviyorum.”

Babam düşündü taşındı:

“Eve bir bilgisayar alalım, oyunları orada oynarsın” dedi.

Öyle yaptık. Eve bir bilgisayar alındı. Oyunları orada oynamaya başladım.

Evde bilgisayarı en çok kullanan bendim. Başına bir oturunca, oyun oynamaya bir başlayınca saatlerce otururdum. Oyun oynarken kendimi unutur, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmazdım. En çok oynadığım araba yarışı oyunlarıydı. Hayatta o kadar zevkli başka bir şey olamazdı. Çikolatadan şekerden bile tatlı idi. Annem, babam da çok karışmadı. Ama sağlık açısından uzun süre masa başında oturmanın zararlı olduğunu bilen annem uyarmaya başladı:

“Oğlum bilgisayara uzun süre bakarsan gözlerin bozulurmuş. Hareketsizlikten sırt ağrısı da olurmuş. Arada bir mola ver, dışarı çıkıp dolaş. Parka git, oyna!”

Onun uyarıları bir kulağımdan girer, ötekinden çıkardı. Düşünceme; araba yarışı oyunları faydalı bir oyundu. Okuma yazma bilmeden bile oyun oynarken fakına varmadan bilgisayar kullanmasını öğreniyordum. Yine farkına varmadan araba sürmesini öğreniyordum. Bir taşla iki kuş vurmuş oluyordum. Ne kadar güzel; bilgisayarda araba sürmesini öğrenince babamın arabasını da sürebilirdim. Babam, annem benim araba sürdüğümü görünce ne kadar şaşırırlardı kim bilir? Benim araba sürmeme izin verirler miydi acaba? Hiç sanmam. Hele o günler bir gelsin. İlkin araba sürmesini bir pişireyim. Direksiyona alışma, gaz verme, firene basma, vites değiştirme… Bunları bilmekle iş bitmiyor. Yolda giderken hızlı bir şekilde karar verip uygulamak da gerekiyor. Hele bu aşamaları bir geçeyim, ötesi kolay.

Araba sürmeye alışınca bunlar sıkıcı gelmeye başladı. İşe biraz heyecan, hareket katmak gerekti. Bu aşamada yarış oyunları gündeme geldi. Babamın yardımıyla araba yarışı oyunlarını internetten indirip oynamaya başladım. Benimle yarışan sanal yarışçı usta biriydi. “Yarışa başla!” komutu verilince ben daha arabayı kaldırmaya çalışırken bir de bakmışız bizimki köşeyi dönmüş, görünmez olmuş. Hiç şansım yoktu. Yarış kent içindeki normal caddede idi. Biraz hız yapmak istesem arabanın direksiyon hâkimiyeti kayboluyordu. Direksiyon kontrolden çıkınca araba yoldan çıkıyordu. Ya karşıdan gelenlerin şeridine geçiyordu; ya da yol kenarındaki çöp kutularını deviriyor, telefon direklerine çarpıyordu. Bunların olmaması için arabayı yavaş sürmek gerekiyordu. Yavaş sürünce de yarışı kaybediyordum. İçinden çıkılmaz bir durumdaydım. Yarışı kaybedince yeniden oynayıp yarışı kazanmak için içimde sınırsız bir istek oluyordu. Bu şekilde kaybettiğim oyunlar arka arkaya sıralanıyordu. “Yenilen güreşçi güreşe doymazmış.” dedikleri gibi ben arka arkaya aynı oyunu oynuyordum. Oyunu kazanmadan da bilgisayarı bırakmak istemiyordum. Babam akşam eve gelince bilgisayarla o ilgileniyordu. O daha çok tanıdıklarıyla haberleşmek için kullanıyordu bilgisayarı. O bilgisayar başına geçince ben de televizyondan çizgi filmler izlerdim. Akşam çizgi filmler, gündüz bilgisayar benim sırtımı koltuğa yapıştırırdı. Eve konuk gelirse ya da babamın başka bir işi çıkarsa bilgisayar gene bana kalıyordu. Her gün saatlerce bilgisayar başından kalkamıyordum. Annem arada bir “Gözlere zararlı imiş, kalk, dışarı çık!” diye uyarmasa sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar oyun oynayacaktım. Yemeyi, içmeyi unutuyor, uyku uyumaya ihtiyaç duymuyordum. Ölçüyü kaçırıyordum.

Dedem gelince benim bilgisayar kullandığımı görmüş, hem şaşırmış hem sevinmişti.

“Bilgisayar kullanmak büyüklerin işi değil mi? Daha bacak kadar çocuk bu aleti nasıl kullanır?” diye şaşkınlığını belli etmişti. Benim bilgisayar kullanmama dedemin sevinmesi benim de hoşuma gitmişti. Ona bir teklifte bulundum:

“Dede istersen sana da bilgisayar kullanmasını öğretebilirim.”

Dedem şaşırdı.

“Benim sana öğretmem gerekirken sen bana mı öğreteceksin?”

“Neden olmasın? Bir deneyelim. Denemesi bedava.”

Dedem de bir sandalye çekip oturdu bilgisayarın başına. “Şuna klavye denir. Yazı yazmaya yarar. Şuna fare denir. Şu şekilde kullanılır…”

Dedeme bilgisayarın nasıl kullanılacağını anlattım. Benim kadar hızlı anlayamadı ama gene de anladı. Ne de olsa akrabalığımız var. Biraz bana çekmiş(!) Denedi, yavaş da olsa yazı yazmaya, internete girip sorular sormaya, cevaplarını incelemeye başladı. Dedeme yardımcı olmak hoşuma gidiyordu ama bunlar benim için çok kolay ve biraz sıkıcı şeylerdi.

“Dede oyun oynayalım!”

“Nasıl oyun?”

“Araba yarışı.”

“Nasıl olacak?”

Ben araba yarışı oyununu açtım. Bizim sanal yarışmacı ile yarışa başladık. Dedem gülerek hayretle beni izliyordu. Ben aynı yaşadığımız kent içi yollar gibi bir yolda araba sürüyordum. İşim sadece araba sürmek değildi. Benden usta sanal bir yarışçı ile araba yarışı yapıyordum. İşim zordu. Rakibim çekip gitmiş ben bocalayıp kalmıştım. Kent içinde araba sürmek zordu. Karşıdan gelen arabaların yoluna geçmeyeceksin. Kaldırıma çıkıp çöp kutularını devirmeyeceksin. Kaldırımda yürüyen yolculara zarar vermeyeceksin. Acele ile direksiyonu biraz fazla çevirsen araba hemen yoldan dışarı çıkıveriyor. Sanki araba zarar yapmaya çok hevesli. Dedem beni beğendiğini gösteren bir gülümsemeyle, merakla izliyordu. Yarışı kaybedince dedeme karşı mahcup oldum. Dedem gene de benim bilgisayar kullanışımı, araba sürüşümü beğendi.

“Çok hızlı bilgisayar kullanıyorsun. Ustalaşmışsın. Arabayı da iyi kullanıyorsun. Böyle iyi kullanmaya alışırsan büyüyünce gerçek araba kullanmasında da zorluk çekmezsin.”

“Ama dede yarışı kazanamadım. Bak bir daha oynayayım. Bu kez hızlı gideceğim. Bu kez kazanacağım.”

“Boş ver yarış kazanmayı. Bilgisayar kullanmayı, araba kullanmayı öğrenmişsin ya, bu yeter.”

“Olur mu canım, yarışı da kazanmam gerek. Yarışı kazanamazsam bu gece gözüme uyku girmez. Sen yarış kaybetmiş bir torunun olmasını ister misin?”

Sonra oyuna yeniden başladım. Bu kez sanal yarışmacı gibi ben de hızlı davrandım. Dedem gene merakla izliyordu. Sanki o da benimle beraber araba sürüyordu. Arada bir ben yanlış yaparsam uyarıyordu.

“Dönemece geliyorsun, frene bas, yavaşla!”

Ben frene basmakta geç kalınca araba yoldan çıkıyor, çöp kutularını deviriyor, elektrik direklerine tosluyordu. Dedem o zaman çığlığı basıyordu.

“Oğlum ne yaptın sen? Arabayı yoldan çıkardın. Yavaş git.”

Bende cevap hazır:

“Yavaş gidersem yarışı kazanamam.”

Sonra önümdeki rakibimi geçmek için basıyorum gene gaza. Bu kez araba sola kayıyor, karşı şeride geçiyor. Karşıdan gelen arabalara tosluyor. Can zararı olmuyor ama karşıdan gelen arabanın camları kırılıyor. Neyse ki bizim araba sağlam bir yapıda olduğundan bir şey olmuyor. Sadece farlarından biri kırılıyor. Polis sireni çalmaya başlıyor. Ben telaşlanıyorum.

“Eyvah dede polis geliyor, kaçalım.”

“Oğlum polisten kaçılır mı?”

Önceden gülümseyerek beni izleyen dedemin kaşları çatılıyor, suratı asılıyor. Ben dedemi üzmemek için kaçmıyorum. Polis ceza kesiyor. Yarışmadan kötü puan alıyorum. Yarışmayı gene kaybediyorum.

Sonraki yarışa başlıyorum. Bu kez daha hızlı başlıyorum. Hız fazla olunca kaza da kaçınılmaz oluyor. Araba yoldan çıkıp elektrik direğine çarpıyor. Direk devriliyor. Teller birbirine değince kıvılcımlar çıkıyor. Yangın başlıyor. Dedem gene şaşkın. “Oğlum gene ne yaptın!” deyişini duymuyorum bile. Polis sireni gene duyuluyor. Bizim araba gene sağlam; ön tamponun bir yanı kopmuş, yerde sürünüyor, o kadar. Paniklemişim. Yüreğimin atışları hızlandı. Bu kez dedemi dinlemiyorum. Ben hemen arabamla ara yollardan birine sapıp polisi atlatmak için kaçıyorum. Bozuk ama kestirme ara yollardan geçiyorum. Polis sirenleri duyulmaz olunca tekrar ana yola giriyorum. Bakıyoruz bizim öteki yarışmacı geride kalmış. “Yaşasın!” diye bağırıyorum. “Kestirme yoldan gelmişiz. Hem polisi atlattık, hem yarışı kazanıyorum.”

Öyle de oluyor. Hedefe bu kez ilkin ben varıyorum. Yarışı kazanıyorum. Benim yarışı kazanmam şerefine gökyüzünde havai fişekler parlıyor. Benim kazanmamı yarışı izleyenler kutluyorlar. Ben keyiften dört köşe oluyorum. Ellerimi yumruk yapıp havaya kaldırıyorum:

“Yaşasın yarışı kazandık!”

Ama dedem pek sevinmişe benzemiyordu. Benim oturduğum sandalyeden kalkıp bağırmamı duyan mutfaktaki annem de yanımıza geldi. Gülerek:

“Nedir zorunuz? Niye bağırıyorsun?”

“Yarışı kazandık.”

“Aferin iyi yapmışsın.”

Dedeme sordum:

“Dede sen sevinmedin mi, yarışı kazandık.”

“Sevinmedim. Hızlı gittin. Kaza yaptın. Polisten kaçtın.”

“Dede bu sadece oyun. Gerçek değil ki.”

“Oyun da olsa burada nasıl yaptıysan bu senin davranışını etkiler. Gerçekte de böyle davranmak gelir içinden.”

“Yok canım sende. Öyle şey mi olur?”

“Sen gene de oyun bile olsa yanlış bildiğin şeyi yapma.”

Dedemin bu önerisi pek aklıma yatmamıştı ama bir soru işareti olarak kaldı aklımda.

Annem:

“Bilgisayarın başında çok oturmak gözlere zararmış. Bedenin de harekete ihtiyacı var. Ara verip parkı bir dolaşın. Dedene parkı gezdir.”

Annemin bu düşüncesini dedem de uygun buldu. Parka gitmek için dışarı çıktık.

Parka giderken işlek bir yoldan gidiyoruz. Caddenin kaldırımlarında insanlar, yolda da taşıtlar gidip geliyor. Dedem yolun ortasındaki beyaz çizgiyi gösterip soruyor:

“Oğlum, bak, yolun ortasında beyaz bir çizgi var, görüyor musun?”

“Var, neden çizmişler?”

“Bak, çizginin bizden tarafındaki arabalar hep gidiyor.”

“Çizginin öbür tarafındaki arabalar da hep geliyor.”

“Aferin. Hemen ayırdına vardın. Peki, bu taraftaki giden arabalardan biri çizginin öbür tarafına geçse ne olur?”

 “Arabalar çarpışır.”

“Yani bu giden arabaların beyaz çizginin karşısına geçmesi yanlış mı?”

“Yanlış tabi.”

“Peki, senin araba yarışı oyununda çizginin karşısına geçmen yanlış mı doğru mu?”

Dedem de, annem babam da benim bir huyumu beğenirlerdi. Kendi aleyhime olsa bile yalan söylemezdim. Öyle bilirlerdi, öyle beklerlerdi. Bu konuda bana güvenirlerdi. Güvenlerini sarsmak istemedim. Dürüstçe cevap verdim:

“Demek ki yanlış.”

“Önce yanlış olduğunu bilmiyordun, öyle mi?”

 “Bilmiyordum.”

“Şimdi öğrendin.”

“Öğrendim.”

“Peki, öğrendiysen bundan sonra araba sürerken çizginin karşısına geçecek misin?”

“Geçmemem gerek.”

“Geçersen ne olur?”

“Kaza olur.”

“Kaza olunca ne olur?”

“Polis gelir.”

“Polis ne yapar?”

“Kaza yapanı hapse atar.”

“Aferin, doğru öğrenmişsin. Peki, bir soru daha: Bu yolda bir yarış arabası yarış kazanmak için geçse ne olur?”

“Ohooo, ortalık karışır.”

“Nasıl karışır?”

“Araba yoldan çıkar.”

“Çıkınca?”

“Çöp bidonlarını devirir.”

“Başka?”

“Direklere çarpar.”

“İnsanlara çarpmaz mı?”

“İnsanlara da çarpar.”

“Araba çizgiyi geçerse ne olur?”

“Çok kötü olur.”

“Yani yarış arabası kent içinde hızla sürülür mü?”

“Sürülmez.”

“Sen oyun oynarken hızlı sürecek misin?”

“Bilmem. Eve dönünce deneriz.”

İlkin parka gidiyoruz. Orada kaydıraktan kayıyorum, salıncakta sallanıyorum. Dedem bankta oturup beni izliyor. Ben yorulunca eve dönüyoruz. Eve gelince ben:

“Dede bu sefer sen oyna.”

“Olur.”

Açtık yarış oyununu. Yarış başlayınca dedem gaza bastı. Araba hızlandı. Kaldırıma çıktı, çöp bidonlarını devirdi. Ben kahkahayı bastım.

“Dede nasılmış? Sen neden hızlı gidiyorsun?”

“Haklısın yoldan çıkmamak için daha yavaş gitmem gerek.”

Arabayı yavaş sürmeye başladı dedem. Kaza yapmıyordu.

“Dede, böyle gidersen sen yarışı kazanamazsın.”

“Olsun yavaş gidip varacağım yere varmak, hızlı gidip kaza yapmaktan daha iyidir. Ne demiş atalarımız?”

“Ne demiş?”

“Yavaş giden menzil alır, hızlı giden yolda kalır, demişler.”

“Menzil ne demek?”

“Menzil, varılacak yer demek. Yavaş giden varacağı yere varır.”

“Hızlı giden de kaza yapar, yolda kalır, öyle mi?”

“Sadece yolda kalsa gene iyi. Bazen kaza büyük olur, sürücü yaralanır.”

 “Anladım, zarardan başka can kaybı bile olur.”

“Zarara uğrayanın anası ağlar. Atalarımız: ‘Yavaş gidenin anası ağlamaz.’ demişler. Ben kaza yapıp yolda kalmak da istemiyorum, anamın ağlamasını da istemiyorum. Onun için yavaş gidiyorum.”

“Dede, senin anan zaten ağlamaz. Ölen insan ağlar mı?”

“Madem öyleyse sen yavaş git de, senin de anan ağlamasın.”

Dedemle birkaç gün savaş oyunları, yarış oyunları oynadık. Resimler yaptık, gezdik, konuştuk, tartıştık. Ben ona “Hızlı gidip yarışı kazanmanın çok zevkli olacağını” söyledim. O bana “Araba ile alışıncaya kadar yavaş gitmenin daha doğru olacağını, yavaş gidenlerin anasının ağlamadığını” söyledi. Yavaş gidip varacağı yere varmanın yarışı kazanmaktan daha önemli olduğunu anlattı. Bir de bilmece sordu.

“Hızlı araba kullananlar yaşlanmazmış, biliyor musun?”

“Yaşlanmamak çok iyi olsa gerek. Neden yaşlanmazlarmış, bilmiyorum, neden ki?”

“Bil bakalım, neden?”

“Bilemedim, söyle.”

“Hızlı araba kullananlar yaşlanmazlar, çünkü hızlı araba kullandıkları için genç iken ölürler.”

Bu cevap hiç hoşuma gitmemişti. Hatta bozulmuş, ürpermiştim. Bir an hızlı araba kullanmaktan dolayı kaza yaptığımı düşünüvermiştim.

“O zaman yaşlanmak daha iyi.”

Dedemle iyi arkadaş olduk. Dedemin savaş oyunları, yarış oyunları hakkında söyledikleri kafamı karıştırmıştı. Anlattıkları bazen geceleri düşüme bile giriyordu. Oyunların zararlı, faydalı yanlarını tartışıyorduk. Dedemin haklı olduğu yanlar da vardı. Bir gün gene resim yapıyorduk. Ben resimleri hızlı yapıyordum. Birkaç çizgi ile resmi bitiriyor, dedeme “İyi olmuş mu?” diye soruyordum. Dedem iyi ve yanlış yanlarını gösteriyordu. “Resim yapmak da araba sürmeye benzer. Alışıncaya kadar yavaş çizmek gerekir. Alışınca daha hızlı çizilebilir.” diyordu. “Yeni başladığın işte acele etmeyeceksin. Acele işe şeytan karışır.” diyordu.

Bazen tartışıyor, bazen de usul usul konuşuyorduk.

“Dede!”

“Söyle canım!”

“Savaş oyunları kötü oyunlar mı?”

“Çok kötü.”

“Araba yarışı oyunları da zararlı mı?”

“Bazıları zararlı.”

“Savaş oyunları neden kötü?”

“İnsanlar arasında anlaşmazlık olabilir. Bu anlaşmazlıklara konuşarak çözüm yolu aranmalı.”

Ben daha önce duyduğum bir atasözünü araya ekledim:

“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır, değil mi?”

“Aynen öyle. Konuşarak anlaşma yolu varken, savaşıp birbirlerini öldürüyorlar. Savaş oyunları da anlaşmazlıklarda çözüm yolu olarak adam öldürmeyi gösteriyor. Savaş insanlara zarar verir.”

“Araba sürmeye yeni başlayanlar yavaş sürerse kaza yapmazlar mı?”

“Elbette. Yavaş giden menzil alır…”

Ben atasözünün kalanını tamamladım:

“…Hızlı giden yolda kalır.”

Dedem başımı okşadı:

“Aferin. Bak öğrenmişsin.”

“Bu konuda bir atasözü daha biliyorum ben: ‘Acele giden ecele gider.’ Bir atasözü daha geldi aklıma: ‘Yavaş gidenin anası ağlamaz.’”

“Aferin. Sen benden daha çok atasözü biliyorsun. Bu sözlere de uyacaksın herhalde. Yarışta bile olsa arabayı hızlı sürmeyeceksin, değil mi?”

“Bence yarış başka, gerçek hayat başka.”

“Sen gene de bir düşün, belki haklısın belki de yanılıyorsun.”

Ben düşünüyordum. Dedem haklı olabilir miydi acaba? Oyun oynarken yarışı kazanmak için hızlı araba sürmeye alışan çocuklar büyüyünce gerçek arabayı sürmeye başlayınca da gene hızlı sürmek mi isteyeceklerdi? Bir oyun bizim davranışımızı etkileyebilir miydi? Yok canım sende! Olur mu öyle şey? Bir oyunun oyuncağı mı olacaktık yani? Olmaz öyle şey! Oyun oynarken kaza yapınca polis sirenleri çalıyordu. Polis sirenleri çalınca yüreğimin atışı hızlanıyor, heyecanlanıyordum. Oyun oynarken bile polis sirenini duyunca heyecanlanmak neden oluyordu? Polisten kaçmak gerekir miydi? Yarışı kazanmak için bazen kaçmak gerekiyordu. Kafam karışmıştı. Kaçmazsam yarışı kaybedecektim. Kaçmalı mı, yoksa…

Bir gün gene dedemle gezmeye çıkmıştık. Evde resim yaptığımız resim kâğıdı, pastel boyamız tükenmişti. Bir kırtasiyeye girmemiz gerekiyordu. Kırtasiyenin nerede olduğunu bilmiyorduk. Birilerine sormamız gerekiyordu. Dedem sordu:

“Affedersiniz, kırtasiye nerde var?”

Adam:

“Ben yabancıyım. Bilmiyorum.” dedi.

 Dedem az ilerideki trafik polisini gösterip:

“Polis amca biliyordur, gel ona soralım.”

Polis sözünü duyunca oyun oynarken olduğu gibi yüreğimin atışı hızlandı. Heyecanlandım. Elimde olmadan oradaki elektrik direğinin ardına saklanmışım.

“Dede sen git. Ben gelmeyeyim.”

“Neden?”

“Ya da polise sormayalım, başkasına soralım.”

“İyi ama, bu polis. Herkese yardım eder. Sen neden çekindin?”

“Polisler insanları yakalar, ceza keser, hapse atar.”

“Araba yarışı oyununda öyle mi yapıyordu?”

Ben cevap vermeyip sadece kafa sallamakla yetindim. Dedem gidip polisten kırtasiye dükkânının yerini öğrendi. Sonra geldi, elimden tuttu. Kırtasiye dükkânına gittik, alacaklarımızı alıp eve döndük. Benim kafam allak bullak olmuştu. Ben polisin yanına neden gitmekten çekinmiştim. Dedem haklı mıydı yani? Ben bir oyunun oyuncağı mı olmuştum?

Dedemle yeni resim malzemeleriyle resimler yaptık. İlkin yavaş başlıyorduk. “Acele işe şeytan karışır” diyorduk. Alıştıktan sonra hızlanıyorduk. Araba yarışı da oynadık. Dedem bilgisayar kullanmasını da ilerletti. On beş gün sonra dedemle babaannem memlekete dönmek için hazırlandılar. Bu arada dedemin dediklerini kafamda ölçüp tartmıştım. Bazı konularda onun haklı olduğunu düşündüm. Polis amcanın yanına gidemeyişimin araba yarışı oyunundan dolayı olduğunu anlamıştım. Polislere karşı haksızlık ettiğimi düşünüyordum. Araba yarışı oyununu oynamasam polislerden korkmayacaktım. O zaman yapılacak iş: araba yarışını da savaş oyunlarını da azaltmak gerekiyordu. Araba yarışı oynasam bile doğru araba kullanmanın yarışı kazanmaktan daha önemli olduğunu anlamıştım. Yanlış yapınca, kaza yapınca polisten kaçmak da doğru değildi. Ölçülü olmak daha akıllıcaydı. Dedeme hak versem, onun sözlerini dinlesem benim için daha iyi olacaktı. Bir gün dedemle beraber gene resim yapıyorduk. Bir yandan da konuşuyorduk: 

“Dede resmi hızlı boyarsam resim bozuk olur, değil mi?”

“Bozuk olur.”

“Yavaş boyarsam, güzel olur.”

“Hem düzgün, hem güzel olur.”

“Dede, acele işe şeytan karışır, değil mi?”

“Evet oğlum.”

“Dede, şeytan kim?”

“Kötülük düşünenlere, işleri bozanlara şeytan denir.”

“Dede, acele giden ecele gidermiş.”

“Öyle.”

“Dede, ecel ne demek?”

“Ecel, ölüm demek.”

“Yani acele gidenler, hızlı araba sürenler ölür mü?”

“Ölür.”

“O zaman hızlı araba sürmek kötü.”

“Kötü tabi ki.”

“Dede!”

“Buyur oğlum.”

“Çocuklar yolun karşısına geçeceği zaman polisler arabaları durdurup çocuklara yardım eder, değil mi?”

“Tabi canım. Polislerin işi o.”

“Polisler her zaman çocuklara yardım ederler mi?”

“Ederler elbette. Peki, sen çarşıya gene gitsek polisin yanına gitmez misin?”

“Giderim.”

Dedem benim bu konuşmalarımdan duygulanmıştı. Durduk yerde sarılıp öptü.

“Aferin benim oğluma. Benim oğlum dedesine çekmiş. Gelecek sene gelince polisin yanına beraber gider miyiz?”

“Gideriz tabi!”

...

  Düşünme sporu: Okullardaki beden eğitimi derslerinde ya da özel yaşamlarında spor yapan insanların sağlığı genel olarak yerinde olur. Atalarımız, “İşleyen demir ışıldar” demişler. Aynı şekilde düşünme sporu yapanlar da genel olarak sağlıklı düşünebilirler.

Gelin sizinle de biraz düşünme sporu yapalım.

1- İzlediğimiz bir film, bilgisayarda oynadığımız bir oyun günlük yaşantımızdaki davranışlarımızı etkiler mi? Bu öyküdeki çocuğun polise görünmek istemeyişi sizce mantıklı mı?

2- Telefon ya da tablette oyun oynarken zaman ölçüsünü kaçırdığımız oluyor mu?

3- “Azı yarar, ortası karar, çoğu zarar.” atasözünü örnekleyebilir misiniz?

 (Eşduyum - Empati adlı öykü kitabımdan alıntı)

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder